Ayasofya Müzesi

Ayasofya Kilisesi, Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yapmış olduğu en büyük kilise olup aynı yerde üç kez inşa edilmiştir. Yani şu anda Sultanahmet’te bulunan Ayasaofya Kilisesi üçüncü kilisedir.

Birinci kilise, İmparator Konstantios (337-361) tarafından 360 yılında yapılmıştır. Üstü ahşap çatı ile örtülü, uzunluğuna gelişen (bazilikal) planlı birinci yapı, İmparator Arkadios’un (395–408) karısı İmparatoriçe Eudoksia ile İstanbul Patriği İoannes Chrysostomos arasında çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, patriğin sürgüne gönderilmesi üzerine 404 yılında çıkan halk ayaklanması sonucunda yakılıp yıkılmıştır (Bugün patriğin mozaik tasviri, Ayasofya’nın kuzey tymphanon duvarında görülebilmektedir). İlk kilise Megale Ekklesia (Büyük Kilise) olarak adlandırılmış, 5. yüzyıldan itibaren ise Ayasofya (Kutsal Bilgelik) olarak tanımlanmıştır. Günümüzde ilk kiliseye ait herhangi bir kalıntı bulunmamakla birlikte, müze deposunda bulunan Megale Ekklesia damgalı tuğlaların bu yapıya ait olduğu düşünülmektedir.

İkinci Kilise, İmparator II. Theodosios (408-450) tarafından 415 yılında yeniden inşa ettirilmiştir. Bu yapının, beş nefli, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planda olduğu bilinmektedir. Kilise, İmparator Justinyen’in (527–565) 5. saltanat yılında, aristokrat kesimi temsil eden maviler ile esnaf ve tüccar kesimi temsil eden yeşillerin İmparatorluğa karşı birleşmesi sonucunda çıkan ve tarihte “Nika İsyanı” olarak geçen, büyük halk ayaklanması sırasında 13 Ocak 532 yılında yıkılmıştır.


1935 yılında İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün A. M. Scheinder başkanlığında yapılan kazılarda, bugünkü zeminin yaklaşık 2.00 m. altında görülebilen ikinci yapının Propylon’una (anıtsal giriş kapısı) ait basamaklar, sütun kaideleri ve On İki Havari’yi temsil eden kuzu kabartmaları ile süslü friz parçaları bulunmuştur. Ayrıca anıtsal girişe ait diğer mimari parçalar ise batı kısımdaki bahçede görülebilmektedir.

Günümüz Ayasofya’sı, yani üçüncü Ayasofya, İmparator Justinyen (527-565) tarafından dönemin iki önemli mimarı olan Miletoslu (Milet) İsidoros ile Trallesli (Aydın) Anthemios’a yaptırılmıştır. Tarihçi Prokopios’un aktardığına göre, 23 Şubat 532 yılında başlayan inşa, 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış ve kilise 27 Aralık 537 yılında törenle ibadete açılmıştır. Kaynaklarda, Ayasofya’ nın açılış günü İmparator Justinyen’in, mabedin içine girip, “Tanrım bana böyle bir ibadet yeri yapabilme fırsatı sağladığın için şükürler olsun” dedikten sonra, Kudüs’ teki Hz. Süleyman Mabedi’ ni kastederek “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırdığı geçer.

Üçüncü Ayasofya’nın mimarisindeki yenilik geleneksel bazilikal plan ile merkezi kubbeli planın bir araya getirilmesidir. Yapının üç nefi, bir apsisi, iç ve dış olmak üzere iki narteksi vardır. Apsisten dış nartekse kadar uzunluk 100 m. genişlik 69.50 m.dir. Kubbenin zeminden yüksekliği 55.60 m., çapı ise kuzey güney doğrultusunda 31,87 m., doğu batı doğrultusunda ise 30.86 m.dir.


İmparator Justinyen, Ayasofya’nın daha görkemli ve gösterişli olması için, maiyetindeki tüm eyaletlere haber göndererek, en güzel mimari parçaların Ayasofya’da kullanılması için toplatılmasını emretmiştir. Bu yapıda kullanılan sütun ve mermerler; Aspendos, Ephesos, Baalbek, Tarsus gibi Anadolu ve Suriye’ deki antik şehir kalıntılarından getirilmiştir. Yapıdaki beyaz mermerler Marmara Adası’ ndan, yeşil somakiler Eğriboz Adası’ndan, pembe mermerler Afyon’ dan ve sarı mermerler Kuzey Afrika’ dan getirilerek Ayasofya’da kullanılmıştır. Yapının iç kısmında yer alan duvar kaplamalarında tek blok halinde mermerlerin ikiye bölünerek yan yana getirilmesi ile simetrik şekiller ortaya çıkarılmış ve damarlı renkli mermerlerin iç mekânda kullanılmasıyla dekoratif bir zenginlik oluşturulmuştur. Ayrıca yapıda, Efes Artemis Tapınağı’ndan getirilen sütunların neflerde, Mısır’dan getirilen 8 adet porfir sütununun ise yarım kubbeler altında kullanıldığı bilinmektedir. Yapıda 40 tanesi alt galeride, 64 tanesi ise üst galeride olmak üzere toplam 104 adet sütun bulunmaktadır. Süleymaniye Camii ile karşılaştırmada Ayasofya’nın kubbe çapı 31,87 m., Süleymaniye’ nin kubbe çapı 27,5 m.dir. Süleymaniye’nin çapı daha küçük görülebilir ama Ayasofya’ yı 64 sütun, Süleymaniye’yi 4 sütun taşımaktadır.

Ayasofya’nın mermer kaplı duvarları dışındaki tüm yüzeyler birbirinden güzel mozaiklerle süslenmiştir. Mozaiklerin yapımında altın, gümüş, cam, pişmiş toprak ve renkli taşlardan oluşan malzemeler kullanılmıştır. Yapıdaki bitkisel ve geometrik mozaikler 6. yüzyıla, tasvirli mozaikler ise ikonaklazma (Tasvir Kırıcılık Dönemi 730- 842) sonrasına tarihlenir.

Ayasofya, Doğu Roma Dönemi’nde İmparatorluk Kilisesi olması nedeniyle Bizans İmparatorluğu boyunca hükümdarların taç giydiği, başkentin en büyük kilisesi olarak katedral işlevi görmüştür. Bu sebeple Ayasofya’da ana mekanın (naos) sağında bulunan, renkli taşlardan yuvarlak ve geçmeli desenli yer döşemesi (omphalion), Doğu Roma İmparatorlarının taç giydiği bölümdür.

IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul, Latinler tarafından 1204- 1261 yılları arasında işgal edilmiş, bu dönemde gerek kent, gerekse Ayasofya yağmalanmıştır. 1261 yılında Doğu Roma kenti tekrar ele geçirdiğinde, Ayasofya’nın oldukça harap durumda olduğu bilinmektedir.

Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed’in (1451-1481) 1453’ te İstanbul’u fethetmesiyle, fethedilen şehrin en büyük kilisesinin camiye çevrilmesi adedine göre camiye çevrilmiştir. Fetihten hemen sonra yapı güçlendirilerek en iyi şekilde korunmuş ve Osmanlı Dönemi ilaveleri ile birlikte cami olarak varlığını sürdürmüştür. Yapıldığı tarihten itibaren çeşitli depremlerden zarar gören yapıya, hem Doğu Roma, hem de Osmanlı Döneminde destek amacıyla payandalar yapılmıştır. Mimar Sinan tarafından yapılan minareler ise aynı zamanda yapıda destekleyici payanda işlevi görmektedir.

Ayasofya’nın kuzeyine, Fatih Sultan Mehmed döneminde bir medrese yaptırılmış, her dönemde bakım ve onarım çalışmalarından geçmiş, Sultan Abdülaziz döneminde Ayasofya çevresinin yeniden düzenlenme çalışmaları sırasında medrese 1869- 1870 yılları arasında yıktırılmış ve 1873- 1874 yılları arasında ise yeniden  yaptırılmıştır. 1936 yılında yıkılmış olan medresenin kalıntıları 1985 yılında yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmıştır.

Mihrabın iki yanında bulunan bronz kandiller, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Budin Seferi (1526) dönüşünde camiye hediye edilmiştir. Ana mekâna girişin sağ ve sol köşelerinde bulunan Helenistik Döneme (MÖ. 30-330) ait iki mermer küp ise, Bergama’ dan getirilerek, Sultan III. Murad (1574-1595) tarafından Ayasofya’ ya hediye edilmiştir.

Ayasofya’da, en kapsamlı çalışmanın yapıldığı Sultan Abdülmecid döneminde 1847-1849 yılları arasında, İsviçreli Fossati Kardeşlere kapsamlı bir onarım yaptırılmıştır. Bu onarım çalışmaları sırasında, Fossati Kardeşler’in teşekkürü olarak daha önce mihrabın kuzeyindeki niş içinde bulunan Hünkâr Mahfili kaldırılmış, yerine mihrabın solunda, sütunlar üzerinde yükselen, etrafı ahşap yaldızlı korkuluklarla çevrili Hünkâr Mahfili yapılmıştır.

İmparator Katı Yapıları

Kubbe

Ayasofya’nın mimarisindeki en önemli yenilik, ölçülerinin bir kilise için alışılmamış büyüklükte oluşu, orta mekâna hâkim olan kubbenin büyüklüğü ve yüksekliğidir. Ana mekânı örten kubbenin zeminden yüksekliği 55.60 m, çapı ise kuzey güney doğrultusunda 31,87. m, doğu batı doğrultusunda ise 30.86 m.dir. Ayasofya inşa edilirken, mimarlar tarafından binanın yapımında mermer, taş ve tuğla kullanılmış, kubbenin depremlerde kolay yıkılmaması için Rodos toprağından özel olarak üretilen, hafif ve sağlam tuğlalar kullanılmıştır.

İlk yapıldığında basık ve yayvan biçimdeki kubbe, Ağustos 553 ve Aralık 557 yılında meydana gelen depremlerde büyük kubbe ve doğu yarım kubbe çatlamış, 7 Mayıs 558’de ise ana kubbenin doğu kısmı çökmüştür. Kubbenin onarımı yapının baş mimarlarından İsidoros’un yeğeni Genç İsidoros tarafından yapılmıştır. İsidoros kubbeyi dışarıdan payandalarla destekleyen alçak bir kasnak ekleyerek, kırk kaburgayla desteklediği ve kırk pencere ile hafiflettiği kubbenin yüksekliğini de 7 metre arttırmış ve böylece kubbeyi daha hafif ve daha küçük duruma getirerek çözüme ulaşmıştır.


Ayasofya 859 yılında büyük bir yangın, 869 yılında ise bir deprem geçirmiştir. 989 yılının Ekim ayındaki depremde ise binanın büyük kubbesi yıkılarak, yeniden onarılmıştır. 1344 ve 1346 yıllarında meydana gelen depremlerde de kubbenin bir kısmı ile kemerin bazı bölümleri yıkılmış olup yeniden onarımı yapılmıştır.

Osmanlı Döneminde Ayasofya’da Fatih Sultan Mehmet tarafından başlatılan onarım çalışmaları daha sonraki sultanlar tarafından da devam ettirilmiştir. Onarımlar sırasında, Sultan Abdulmecid’ in (1839–1861) emri ile dönemin en önemli hattatlarından Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından, ana kubbenin 11,30 m. çapındaki alanına Kuran-ı Kerim’ in Nur Sure’sinin 35. ayeti yazılmıştır.

Dilek Sütunu

Yapının kuzeybatı yönünde terleyen sütun ya da dilek sütunu olarak adlandırılan bronz levhalar ile kaplı, ortası oyulmuş bir sütun yer almaktadır. Bazı kaynaklarda, bu sütunun, zaman içerisinde halk arasında kutsallık kazandığı belirtilmektedir. Doğu Roma döneminde insanların iyileşmesine yardımcı olduğu konusunda rivayetler oluşmuş; efsaneye göre, yapının içerisinde şiddetli bir baş ağrısıyla dolaşan İmparator Justianos, başını bu sütuna yaslamış ve bir müddet sonra baş ağrısının geçtiğini fark etmiştir. Bu olayın halk arasında duyulması üzerine, sütunun şifa özelliğinin olduğu söylencesi yayılmıştır. Bu nedenle insanlar, parmaklarını sütundaki bu oyuğa sokup, ıslanan parmaklarını, hastalığı hissettikleri yerin üzerine sürdüklerinde iyileşeceklerine inanmışlardır. Başka bir efsanede ise bu ıslaklığın Hz. Meryem’in gözyaşları olduğu söylenmektedir.


Osmanlı Dönemi’nde, Ayasofya camiiye çevrildiğinde Fatih Sultan Mehmet ve mahiyeti, Hocası Akşemseddin imametinde ilk cuma namazını kılmak için secdeye varmış, ancak yapının yönü Kâbe’ye dönük olmadığı için namaza bir türlü başlayamamışlardır. Tam o sırada Hızır Aleyhisselam’ın geldiği ve bu sütundan güç alarak yapının yönünü Kâbe’ye çevirmeye çalıştığı fakat halktan biri tarafından görülmesi üzerine, caminin yönünü çeviremeden kaybolmak zorunda kaldığı söylenir. Günümüzde ise, insanlar sütundaki bu oyuğa soktukları başparmaklarını saat yönünde tam bir tur döndürerek dilek tutmaktadırlar.

Vestibül Kapısı

İç narteksin güneyinde çıkışta yer alan, M.Ö. 2. yüzyıla tarihlenen bronz kapı, Ayasofya’da devşirme malzeme olarak kullanılan, en eski mimari elemandır. Kabartma şeklinde bitkisel ve geometrik desenler ile süslü olan kapı, İmparator Theophilos (829- 842) tarafından 838 tarihinde, Tarsus’taki Antik Döneme ait bir pagan tapınağından sökülüp, getirilerek, buraya konulmuştur. Doğu Roma döneminde imparatorlar büyük merasimlerde “Güzel Kapı” ya da “Vestibül Kapısı” olarak da adlandırılan bu kapıdan iç nartekse girerek, oradan da ana mekâna geçmekteydi. Bronz kapı kanatları üzerinde, “Tanrı ve İsa Yardım Etsin” ibaresi ile İmparator Theodisius, İmparator Michael, İmparator Theophilos, İmparatoriçe Theodora ile Michael Niktion kelimeleri ve 838 tarihini temsil eden monogramlar görülmektedir.

İmparator Kapısı

İç narteks bölümünden ana mekâna geçişi sağlayan ve 6. yüzyıla tarihlenen kapı, Ayasofya’nın en büyük kapısıdır. 7 m. boyundaki İmparator kapısı, bronz çerçeveli olup, meşe ağacından yapılmıştır. Kanatlarının üzeri tunç levhalarla kaplı olan kapı, yalnız İmparator ve mahiyeti tarafından kullanılırdı. Doğu Roma kaynaklarında, kapının, Nuh’un Gemisi’ nin tahtalarından yapılmış olabileceğinin yanı sıra, Yahudilerin kutsal levhalarının saklandığı sandığın tahtası da olabileceği bilgisi geçmektedir.

VI. Leon Mozaiği

İmparator Kapısı üzerinde yer alan Pantaktrator İsa tasvirli mozaikte ortada İsa, arkalıklı bir taht üzerinde oturmakta, sağ eliyle takdis eder durumda, sol eliyle sayfaları açık bir İncil tutmaktadır. İncilin üzerinde Grekçe ” Barış Sizinle Olsun. Ben Dünyanın Nuruyum” ibaresi yazılıdır. Sağ tarafta madalyon içerisinde Başmelek Cebrail (Gabriel), sol tarafta ise madalyon içerisinde Meryem tasvir edilmiştir. İsa’nın ayakları dibinde ona secde eder durumda Doğu Roma İmparatorlarından VI. Leon ( 816- 912) yer almaktadır. Mozaik tasvir 10. yüzyıla tarihlenmektedir.

Sunu Mozaiği

İç narteksin güney yönündeki Vestibül Kapısı üzerinde Ayasofya’nın en önemli figürlü mozaiklerinden biri olan sunu mozaiği bulunmaktadır. Bu mozaik Fossati tarafından Ayasofya’ da yapılan onarımlar bitmek üzereyken 1849 yılında ortaya çıkartılmıştır. Simetrik bir düzene sahip olan bu mozaik panonun zemini yine altın varaklı mozaiklerden meydana gelmiş, ortada arkalıksız bir taht üzerinde Meryem ve başının iki yanındaki madalyonlarda METER ve THEOU yani “Tanrı Anası” olduğunu ifade eden kelimelerin kısaltılmış monogramları bulunmaktadır. Meryem’ in kucağında Çocuk İsa tasvir edilmiştir. Meryem’ in solunda kentin kurucusu olan İmparator I.Konstantinos, elinde İstanbul kentini temsil eden maket tutmaktadır.

İmparator I.Konstantinos’un yanında yukarıdan aşağıya doğru koyu mavi harflerle Grekçe; “Azizler Arasında Büyük İmparator Konstantinos” yazılıdır. Meryem’ in sağında ise İmparator Justinyen, elinde Meryem ve İsa’ya takdim ettiği Ayasofya maketini tutmaktadır. Yanında yukarıdan aşağıya doğru koyu mavi harflerle Grekçe; “Hatırası Ünlü İmparator Justinianos” yazmaktadır. Bu mozaikte, İmparator I.Konstantinos ve İmparator Justinyen‘in ellerinde tuttukları maketleri Meryem’e sunmaları ile Meryem’in, şehrin ve kilisenin koruyucusu olduğu vurgulanmak istenmiştir.

Apsis Mozaiği

Apsis’in çeyrek kubbesinin orta kısmında, Tanrı Anası Meryem, (Theotokos), üzeri değerli taşlarla süslü ve minderli bir taht üzerinde oturmakta olup kucağında Çocuk İsa’yı tutmaktadır. Bu mozaik Ayasofya’da İkonaklazma ( Tasvir Kırıcılık) döneminden sonra yapılmış, ilk figüratif tasvirli örneği teşkil etmesi açısından önemlidir. Mozaik tasvir 9. yüzyıla tarihlenmektedir.

Sultan Abdülmecid’in Mozaik Tuğrası

Dış narteks ana giriş kapısının sağındaki duvarda Sultan Abdülmecid’in tuğrası sergilenmektedir. Tuğra, 1847-1849 yıllarında Fossati Kardeşlerin Ayasofya’ da yaptığı onarımlar sırasında, Ayasofya’nın dökülmüş olan altın yaldızlı orijinal mozaik tanelerinden, İtalyan Usta N. Lanzoni’ye yaptırılmıştır. Fossati tarafından Sultan Abdülmecid’e hediye edilen tuğra, yuvarlak formlu, altın yaldızlı mozaik tanelerinden (tessera) meydana gelen zemin üzerine, yeşil renkli mozaiklerle işlenmiştir. Mozaik tuğranın dış bordürü lacivert renkli tek sıra mozaik taneleri ile süslüdür. Mozaik tuğra, tasarım açısından Osmanlı Dönemini, kullanılan malzeme açısından ise Bizans Dönemi’ni yansıtması bakımından oldukça önemlidir.

İmparatoriçe Katı Yapıları

Büyük Hat Levhaları

Ana mekânın duvarlarında asılı olan büyük yuvarlak hat levhaları, Sultan Abdülmecid (1839-1861) döneminde 1847-1849 yılları arasında yapılan onarımlar sırasında dönemin en ünlü hattatlarından Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmıştır. 7,5 m. çapındaki yuvarlak hat levhaları, kenevirden yapılmış yeşil zemin üzerine, altın yaldız ile yazılmıştır. Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.v), Dört Halife olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ile Hz. Muhammed’ in torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimlerinin yazılı olduğu levhalar, 8 adettir. Levhaların ahşap askıları hafif ve dayanıklı olması nedeniyle ıhlamur ağacından yapılmıştır. Bu hat levhaları, İslam Dünyası’nın en büyük hat levhalarıdır.

Viking Yazısı

Güney galerinin orta kısmında (kilise planının bulunduğu bölüm), mermer korkulukların üzerinde Vikinglerden kalma bir yazı bulunmaktadır. 9. yüzyıla ait olduğu tespit edilen bu yazıda , “Halvdan buradaydı” ibaresi yazılıdır. Yazının Doğu Roma Dönemi’nde orduda paralı asker olarak çalışan bir Viking askeri tarafından yazıldığı düşünülmektedir. Savaşçı kişilikleri ile bilinen ve İstanbul’ a gelen bir grup Viking, burada imparatorluğun isteği ile çoğunu kendilerinin oluşturduğu “Varangian” adlı muhafız alayına katılmışlardır. Bu birlik yaklaşık iki yüz yıl İmparatorluğun dört bir yanında, saray adına çetin savaşlara katılarak ün yapmıştır.

Mermer Kapı

Patrikhane görevlilerinin dinsel toplantılarını yaptıkları mekân olan güney galeri, mermer bir kapı ile batı galeriden ayrılmıştır. Kapı, batı galeriden bakıldığında iki ayrı kapı görüntüsü vermekte olup, yüzeyinde panolar içerisinde, bitki, meyve ve balık motifleri bulunmaktadır. Mermer kapının bir tarafının cenneti, diğer tarafının da cehennemi temsil ettiği söylenir. Kapıdan içeriye girildikten sonraki mekân, patrikhane mensuplarının dinî toplantılar için kullandıkları, önemli kararları aldıkları ve aynı zamanda Ayasofya’ nın İmparatorluk kilisesi olması sebebiyle, devletin din işleri ile ilgili kararlarının da alındığı bir mekân olarak kullanılmıştır.

1166 yılında İmparator Manuel Komnenos Dönemi’ nde Synode Meclisi’ nin de burada toplandığı bilinmektedir. Toplantı sonucunda alınan kararlar, mermer levhalara yazılarak, imparator katı dış narteksin duvarına asılmıştır. Günümüzde dış nartekste bulunan bu panolar aslının kopyasıdır.

Komutan Henricus Dandolo’nun Mezar Taşı

Güney galeride sağda, IV. Haçlı seferini yöneten ve 1205 yılında 70 yaşında İstanbul’da vefat eden, Venedik Doju Komutan Henricus Dandolo’nın mezar taşı bulunmaktadır. Yapılan araştırmalarda mezar ile ilgili hiçbir buluntuya rastlanmamıştır.

Apsisdeki İki Melek

Apsis kemerinin sağında Cebrail (Gabriel), solunda ise Mikail (Mikhael) mozaiği bulunmaktadır. Günümüzde Mikail (Mikhael) tasvirinin sadece kanat ucu ve ayağının bir kısmı görülebilmektedir. Mozaik tasvirler 9. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir.

Kubbe Melekleri

Pandantifler üzerinde birbirilerine tam eş olmayan dört melek figürü işlenmiştir. Bu melek Cennette Tanrı’ nın Tahtı’nı koruduğuna inanılan, bir baş ve altı kanattan oluşan, Seraphim betimleridir. Doğuda yer alan melekler mozaikten yapılmış, batıdaki iki melek ise Doğu Roma döneminde bozulmuş ve fresko olarak yenilenmiştir. Pandantiflerde yer alan melek figürlerinin yüzleri Osmanlı döneminde yıldız biçimli madenî bir kapak ile kapatılmıştır. 2009 yılında kubbede yapılan mozaik onarımları sırasında, kuzeydoğudaki melek tasvirinin yüzünü örten kapak açılarak, meleğin yüzü ortaya çıkartılmıştır. Seraphim meleği betimlemeleri Doğu Roma İmparatorluğu’nda ilk defa Kariye Kilisesi‘nde görülmektedir.

Patrik Mozaikleri

Yapının kuzey yönündeki tymphanon duvarlarında yarım kemerli nişler içerisinde mozaikten yapılmış Patrik figürlerinden günümüze yalnızca üçü iyi durumda gelebilmiştir. Birinci nişte, İstanbul Patriği Genç İgnatios, dördüncü nişte İstanbul Patriği Aziz İoannes Khrysostomos ve altıncı nişte Antakya Patriği Aziz İgnatios Theophoros yer almaktadır. Yedinci nişte görülen mozaik parçalarının ise, Athanasios’ a ait olduğu düşünülmektedir. Mozaiklerin kesin yapılış tarihleri bilinmemekle birlikte, 9. – 10. yüzyıla tarihlenmektedirler.

Deisis Kompozisyonu

Güney galerinin batı duvarında Doğu Roma resim sanatında Rönesans’ın başlangıcı olarak kabul edilen Deisis sahnesinin yer aldığı mozaik pano bulunmaktadır. Tasvirde, sağda İoannes Prodromos (Vaftizci Yahya) ile solda Meryem, ortada ise Pantakrator İsa bulunmaktadır. Mozaikte kıyamet gününde insanlığın affedilmesi için Meryem ve Yahya’nın İsa’ ya yakarmaları tasvir edilmiştir. Bu üç figürde Helenistik Dönem tasvir sanatının özellikleri yansıtılmaktadır. Deisis panosu, mozaik tekniği ve tasvirin yapılış şekli ile dikkat çekmektedir.

Yüzlerdeki canlılık ve renklerin seçimi açısından oldukça başarılıdır. Bu mozaik Doğu Roma sanatında İlkçağ resim sanatının ana prensiplerinin yansıtıldığı en güzel örneklerden biridir. Desisis Mozaği’nin tarihlendirilmesinde farklı görüşler ileri sürülmekle birlikte, kabul edilen tarih 12. yüzyıldır. Tevrat ve İncil’de inanılan detaylı Deisis betimlemesinin en güzel örneği Kariye Kilisesi‘nde bulunmaktadır.

Komnenoslar Mozaiği

Mozaik panoda İmparator II. İoannes Komnenos ile eşi Macar asıllı Eirene ve oğulları II. Aleksios yer almaktadır. Kompozisyonun ortasında kucağında Çocuk İsa ile ayakta duran Meryem tasvir edilmiştir. İmparatorun baş kısmını çevreleyen yazıda “Romalıların Hükümdarı Porphyrogennetos Komnenos” (porfir salonda doğan) ibaresi yazılı olup, bu ifade İmparatorun, babasının saltanatı sırasında dünyaya geldiğini belirten bir soyluluk işaretidir. İmparatoriçenin başının etrafında ise “Dindar Augusta Eirene” yazılıdır.

İmparatoriçe Eirene Macar Kralı Laszlo’nun kızı olup, örgülü kızıl saçlı, renkli gözlü, beyaz tenli ve pembe yanakları ile orta Avrupalılara özgü bir tipte gösterilmiştir. Panonun yanında yer alan payenin üzerinde ise, babası tarafından 1122 yılında tahta ortak edilen ve genç yaşta hastalıktan ölen Prens II. Aleksios yer almaktadır. Mozaikte Prensin hastalık yüzünden yüz hatlarının çökmüş ve solgun olduğu görülebilmektedir. Bu mozaik pano imparator ailesinin Ayasofya onarımları için yaptıkları bağışı sembolize etmektedir. Mozaik pano 12. yüzyıla tarihlenmektedir.

Zoe Mozaiği

Mozaik panoda, İmparator IX. Konstantinos Monomakhos (1042- 1055) ve İmparatoriçe Zoe betimi yer almaktadır. İmparatorun başının üzerinde, “Romalıların İnançlı Hükümdarı, Tanrının İsa’sının Kulu Konstantinos Monomakhos” yazılıdır. İmparatoriçe’ nin başının üzerinde ise “Çok Dindar Agusta Zoe” yazılıdır. Ortada bulunan kainatın hâkimi (Pantokrator) İsa’nın başının iki tarafında ise Jesus Khristos adının kısaltılmış harflerini içeren IC ve XC monogramları bulunmaktadır. Bu mozaik pano imparator ailesinin Ayasofya onarımları için yaptıkları bağışı sembolize etmektedir. Bu mozaik 11. yüzyıla tarihlenmektedir.

İmparator Aleksandros Mozaiği

Kuzey galerinin güneybatı kısmında İmparator Aleksandros (912-913) mozaiği bulunmaktadır. Mozaik pano yapıdaki diğer mozaikler gibi göz önünde olmayıp kuytu bir köşeye yapılmıştır. Doğu Roma tarihinde silik bir kişiliğe sahip olduğu belirtilen Aleksandros, İmparator kapısı üzerinde secde eder durumda tasvir edilen VI. Leon’un saltanatına ortak ettiği kardeşidir. Bulunduğu yer açısından Ayasofya mozaikleri arasında günümüze en sağlam gelen mozaiklerden biridir. Bu mozaik 10. yüzyıla tarihlenmektedir.

 

Ayasofya’nın dışında II. Selim, III. Murat, III. Mehmet, I. Mustafa ve Sultan İbrahim ile şehzadelerin türbeleri bulunmaktadır. Camiye çevrilmesi ile birlikte Sıbyan Mektebi, şadırvan, sebiller, imarethane ve hazine binası yaptırılmıştır. Sultan Abdülmecid (1839- 1861) zamanında, Ayasofya’ nın onarımını yapan Fossatti Kardeşler tarafından, 1853 yılında yapılan muvakkithane (halkın namaz vakitlerini öğrenmesini sağlayan gözlem evi) ise, kendi türündeki muvakkithaneler içersinde en güzel ve en görkemlilerinden biridir. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya’ yı camiye çevirdikten sonra yapının kuzeybatısına odalar, darülhadis ve 150 talebenin kaldığı bir medrese yaptırmıştır. Medrese Ayasofya’ya bitişik olmayıp, arada üstü kapalı bir geçişi bulunmaktaydı. Dikdörtgen planlı, iç avlulu yapıda 46 hücre, ayrıca büyük avlunun ortasında tonozlu bir su maksemi olduğu, günümüz kalıntılarından anlaşılmaktadır. Bu medresede ünlü Türk âlimi Ali Kuşçu müderrislik yapmıştır. Ayasofya müderrisliği önemli bir görev olup, Ali Kuşçu’nun burada verdiği dersler oldukça ilgi görmüş, devrin ünlü âlimleri de Ali Kuşçu’nun derslerine katılmışlardır.

Fatih Sultan Mehmet döneminde, Fatih Külliyesi’nde Sahn-i Seman Medresesi’nin açılmasıyla Ayasofya Medresesi’ ne duyulan ihtiyaç azalmış ve burası 1479 yılında önemini yitirmiştir. Sultan Abdülmecid Dönemi’ nde, Fossati Kardeşler yaptırılan onarımlar sırasında medresede önemli onarım çalışmaları yapmışlardır. Sultan Abdülaziz Dönemi’nde Ayasofya çevresinde yapılan düzenlemeler sırasında medrese 1869-1970 yılları arasında yıktırılmış ve 1873-1874 yılları arasında yeniden iki katlı olarak yaptırılmıştır. 1924 yılına kadar kullanılan yapı, bu tarihten sonra Öksüzler Yurdu olarak kullanılmış, 1936 yılında yıkılmış, 1983 yılında ise yapılan kazı çalışmaları sonucu medresenin temel kalıntıları ortaya çıkartılmıştır.

Ayasofya camiye çevrildikten hemen sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından, yarım kubbelerden birinin üzerine ahşap bir minare yaptırılmıştır. Bu minare günümüze gelmemiştir. Güneydoğuda bulunan tuğla minare üslup bakımından incelendiğinde Fatih Sultan Mehmet veya II. Bayezıd dönemine tarihlendirilebilir. Bab-ı Hümayun tarafındaki minarenin, Edirne’deki Selimiye Camii minarelerine benzerliğinden dolayı II. Selim Dönemi’ nde Mimar Sinan tarafından yapılmış olabileceği düşünülmektedir. Güneybatı ve kuzeybatı yönündeki eş minareler ise, Sultan III. Murad zamanında yine Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Yüksekliği 60 m. olan minareler, kalın gövdeli masif çizgileriyle Ayasofya’nın ana yapısını tamamlamaktadırlar. 15, 16. ve 19. yüzyıllarda yapılan onarımlarda minarelere dönemin değişik süslemeleri eklenmiştir.

Ayasofya, Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilmiş ve 1 Şubat 1935’de müze olarak, yerli ve yabancı ziyaretçilere açılmıştır. 1936 tarihli tapu senedine göre, Ayasofya “57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmet Vakfı adına Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseden oluşan Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi” adına tapuludur.

Ayasofya Müzesi Pazartesi günleri hariç her gün ziyarete açıktır. Kış tarifesine göre, müzeye son giriş 16.00 olmak üzere 09.00-17.00 saatleri arasında; yaz tarifesine göre ise, müzeye son giriş 18.00 olmak üzere 09.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilmektedir. Müze Kart geçerlidir, müze gişelerinden temin edilebilmektedir. Giriş ücreti 25 TL’ dir.

Bookmark the permalink.

One Comment

  1. Cansu Kamalı

    O kadar ziyaret ettim, ama hiç böyle anlatanım olmadı. Ellerine, bilgine, kalemine sağlık arkadaşım! 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.